Eser

7/1/2008

En Büyük Vatansever

Biz cephelerde hiç kaybetmedik.

Sokaklarda ise hiç kazanamadık.



Bunu çok iyi bildikleri için cephede vur-kaç taktiği yapanlar, gençlerimizi sokağa döküyor. Ülkemize yapılan haince saldırılara elbette tepki verilmeli. Ancak duygusal anda tepki vermek “vatanseverliğin” sadece bir parçasıdır.

“En büyük vatansever” şehit cenazeleri olunca tepki veren kişi değildir!


“Bizi de askere alın. Bu vatan için ölmeye hazırız! Bizde devletin emrindeyiz” gibi cümleleri bugün herkes söylüyor.

Devlete hizmet edip, şehit olmaya hazırız diyen bir esnaf, müşterilerine kazık atıyorsa, yalan-dolanla iş yapmaya çalışıyorsa “vatanseverliği” sloganda kalmış olmaz mı?

Her ay devletten vergi kaçıran bir esnafın, “Vatan sana canım feda!” sloganları atıyor olması bir çelişkiyi göstermez mi?

“Bende ölmeye hazırım!” diyen bir doktor, hastanesine gelen hastalarla ilgilenmeyip, hastalarını muayenehanesine yönlendirip, özel muayene olanlarla daha çok ilgileniyorsa buna “vatanseverlik” diyebilir misiniz?

Tapu müdürlüğünde memur olan birisi “Bende ölmeye hazırım!” dedikten sonra “rüşvetsiz” imza atmıyorsa ülkesine olan sevgisi sorgulanmaz mı?

Devletin herhangi bir kademesinde çalışan “devlet memuru” beni de askere alın!” dediği halde, yanına gelen vatandaşla ilgilenmiyor yada işlerini aksatıyorsa “Vatan sana canım feda!” cümlesini haykırması çelişki değil midir?

“Biz bir ölür, bin diriliriz!” sloganı atan bir öğretmen, sınıfındaki öğrencilerle yeterince ilgilenmiyorsa, fidanların kurumasına göz yuman bir bahçıvan kadar suçlu olmaz mı?

Öğretmenler lokalinde her akşam “okey” oynayan bir öğretmenin, öğrencilerine sınıfta “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yapması sadece edebiyattan ibaret kalmaz mı?
 
( Sait ÇAMLICA / haber7.com ' dan alıntı yapılmıştır.)

31/8/2007

"O"

Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Resûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ızdırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O’nu terkedeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi.. tanımıştı... Bu hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O’nunla beraber olmuşdu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebu Bekir (ra)’di ve Allah Resûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: “Yâ Eba Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebu Bekir (ra), Allah Resûlü’nü görünce derdini unutuvermişti. Zaten o, hep öyle idi. Hani Mekke’de Allah Resûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş.. bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Resûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış:. “Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun”449 demişti. O, bilmiyordu ki, Ebu Bekir (ra), O’nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Resûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O’ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Resûlullah’ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek birşey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.” Aynı dünya..!

Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Resûlallah, Sen niye çıktın?” Cevap aynıydı. Allah Resûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı.

Tam bu esnada bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer’di. Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Resûlü, sağ tarafına Hz. Ebu Bekir (ra)’i almıştı; ama, henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet gelen Hz. Ömer (ra)’di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selam verdi, selamı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer (ra)’e de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, Ey Allah’ın Resûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi.

Efendimiz’in hatırına Ebu’l-Heysem (ra) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu’l-Heysem’e gidelim” dedi.

Ebu’l-Heysem (ra)’in evine vardılar. Ebu’l-Heysem (ra) ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (ra) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslendi. Ne Ebu’l-Heysem (ra) ne de hanımı sesi duymadı. Fakat, yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! kalk Ömer geldi” dedi. Ebu’l-Heysem (ra), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi ne!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (ra), gelip seslendi: “Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebu Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi dirilten Allah Resûlü’ydü. O, “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Resûlullah geldi!” diyordu. Ebu’l-Heysem (ra), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mes’ûd anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti...

Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Resûlü’nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü:

“Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.” Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”(Tekâsür, 102/8).

İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesna bir insandı. Böyle bir insanın hayatında inhiraf bulmaya çalışmak, ya garaz, ya da cehalettir.

Hz. Ömer (ra) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Resûlullah’ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan (dakal) denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.”

Halbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hacet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara birşey bırakmıyordu.

Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu:

“Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrafil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifade eder ki?”

24/8/2007

Sabır

seni düşündüm ısındı içim
ben seninle mutluyum
yağmur yağıyor şakır şakır
yaRabbi şükür şükür
ya Rabbi şükür şükür
yağmur yağıyor içim kıpır kıpır
ya Rabbi şükür şükür
ya Rabbi şükür şükür.........

 

Ne güzel söylüyor Göksel değil mi?

Keşke yağmur yağsa şakır şakır................

Yağmasada ya Rabbi şükür şükür,  Ya Rabbi sabır sabır.

 

Sabretmek hayatın en önemli püf noktası. Onun kardeşide şükür. Zaten bu iki kardeş değil mi müslümanı her durumda karlı çıkaran.

İnsan iki hal üzere bulunur. Ya memnun olduğu bir hal içindedir, ya da sıkıntılı bir hal. İşte akıllı mü'min sıkıntı anında sızlanmayarak, sağa sola dert yanmayarak yani sabrederek o sıkıntılı anı kendi için karlı bir hale dönüştürür. memnun bir hal içinde ise şükrederek hem kendisini memnun eden halin devamını dilemiş olur hemde burdanda ekstra sevap kazanır.

 

Peki sabredip helede kimseye söylemeden, dert yanmadan çatlayalım mı? Tabi ki çatlamayalım. ama kime dert yandığımıza ve kimden dert yandiğimiza bir bakalım.

Bakalım da ona göre dert yanalım. Ve en önemliside dertleştiğimiz kişi derdimize derman olabilecek mi ona bakalım. Helede bu işi çözüme kavuşturabilecek bir zat değilse (mesela baş ağrımıza dr.a değilde sağa sola söylememiz gibi) bu merhametliler merhametlisini merhametsize şikayet etmek olmuyor mu ? 

Muhammed Bozdağ ın "Ruhsal Zeka" isimli kitabında anlatıldığına göre zihnimizden geçirdiklerimiz dua gibi bir etki yaparmış üzerimizde. Biz o mevzuyu düşündükçe ve zikrettikçe zuhur bulurmuş. Kimbilir "bişeyi 40 kere söylersen olur"  sözüde burdan geliyordur belkide

 

 

 

23/8/2007

SAĞLIK

      Kıymeti kaybedilince anlaşılan şeyler arasında sayarak bizleri uyarmamış mı zaten Efendiler efendisi, Gül kokulu yarimiz 

     

     "Beş şey gelmeden,beş şeyin kıymetini biliniz:

1- Hastalık gelmeden önce sağlığın
2- İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin
3- Yoksulluk gelmeden önce zenginliğin
4- Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin
5- Ölüm gelmeden önce hayatın "

 

       Gel gör ki adı dahi nisyandan gelen insanoğlu pek çok şeyi olduğu gibi bunlarıda başına gelinceye kadar unutuyor.

 

       Evet, bizde kayınpederimin aniden kalp krizi riski ile apar topar hastahanede alı konulması ve ardından gelen bypas ameliyatı ile hatırlayıverdik  o  en kıymetli şeylerin başında olan sağlığın kıymetini. Çok şükür şimdi babamız iyi, hepsi geçti. Hatta bypass geçirenlerin tabiri ile motoru sıfırladı :) Allah tekrarını hiç kimseye yaşatmasın ve bu halimizi aratmasın.

 

        İşte bir hevesle açtığım bloğumla bu yoğunluk sebebiyle hiç ilgilenemedim... Bundan sonra nasip olur inşallah.

26/4/2007

Bakış açısı

Birşeyi eser yapan nedir sizce?

 

Çok güzel olması mı? Alanında mükemmel olması mı? Tek olması mı?

 

Eseri eser yapan müessirine duyulan sevgi ve muhabbettir bana kalırsa. Ana okuluna giden küçük kızınızın yaptığı ve bize bir karalama olarak görünen resim sizce bir  -şah-eser değil midir? Ya da yorgun-argın eve geldiğinizde annenizin yaptığı, miiiis gibi  kokusu etrafı bürümüş kek, en usta ahçının yaptığından daha mı az lezzetlidir.

 

İnsan bakar. Baktığını görür. Gördüğünü görmek istediği gibi de algılar. Bu algılama elbette  insanın zekası, duyguları, birikimleri, ilgi alanları ile de ilgilidir.

« Önceki ::

Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı